Süleymaniye Vakfı
Evlenme - Boşanma

Nikâhın Doğal Bir Sonucu: Mehir
İslam hukukunda şartları ve rükünleri tam olarak yerine getirilerek icra edilen nikâh akdine sahih nikâh denir. Evlenme ehliyetine sahip olan ve aralarında dinen evlenme engeli bulunmayan bir kadınla bir erkeğin şahitler huzurunda yaptıkları nikâh sahih yani dinen ve hukuken geçerli bir nikâhtır. Böyle bir nikâh karı kocaya birtakım haklar ve sorumluluklar yükler. Bunlardan bir tanesi, erkeğin, hanımına mehir vermesidir. Nikâh akdinin bir sonucu olarak kocanın karısına vermek zorunda olduğu para veya mala mehir/mehr (المهر) adı verilir. Kur’an-ı Kerim’de mehir anlamında “ecr”in çoğulu olarak ücûr, farîza ve sadukât kelimeleri geçmektedir. Hadislerde daha çok mehir ve sadâk kelimeleri yer alırken bu, Türkçede genelde mihr şeklinde kullanılır.[1] Müslüman bir erkek, eşine mehir vermekle yükümlüdür. Bu, Allah tarafından erkeğe yüklenmiş bir borç/sorumluluk, kadına tanınmış bir haktır. Fakat mehir nikâhın şartı değil; doğal ve hukuki bir sonucudur. Bu yüzden mehir belirlenmeden kıyılan nikâhlar da geçerlidir.[2] Böyle bir evlilikle birlikte kadın otomatikman mehir (mehr-i misil) almaya hak kazanır. Mehir, kadının öz malıdır; onu istediği gibi harcayabilir. Onda kendi annesinin, babasının, kocasının, kayınpeder veya kayınvalidesinin hakkı yoktur. Erkek çeyiz hazırlaması için kadına ayrıca bir ödeme yapmamışsa kadın mehir olarak teslim aldığı para veya mal ile çeyiz hazırlamak zorunda değildir.[3] Allah Teâlâ erkeklere yönelik olarak şöyle buyurmuştur: “Kadınlara […]

Kadının Boşanma Hakkı: İftida
Evlilik İslam’da tavsiye edilen bir müessesedir. Neslin devamı için tek yoldur. Evlilik süresince eşlerin, karşılıklı sevgi ve saygı ortamını olabildiğince korumaları istenmiş, evlilik bağının önemli bir sebep bulunmadıkça keyfi bir şekilde ya da küçük sorunlarla sona erdirilmesi hoş görülmemiştir. Bu sebeple durum boşanma aşamasına gelmeden önce tarafların aralarındaki sorunun çözülmesi ve barıştırılması için gereken her yol denenmelidir. Bütün bunlara rağmen hala uzlaşma sağlanamadıysa Allah’ın en sevmediği helallerden biri[1] olduğu söylenen evliliği bitirme kararı alınabilir. Her ne kadar evliliğin devamı tavsiye edilse de bazı dinlerde ve hukuk sistemlerinde görüldüğü gibi kağıt üzerinde evli kalıp gönül ve bedenen ayrı yaşamamak için gereken bütün tedbirler alınmıştır. Evlilik bağının kurulmasında kadın ve erkek yetkilidir. Ancak kadının yetkisi velinin denetimime tabidir. Onun nazik yapısı bunu gerektirir. Boşanmada da iki taraf yetkilidir. Evlenmede olduğu gibi boşanmada da kadının yetkisi denetim tabi tutulmuştur. Ama her iki denetimde yol göstericidir yoksa kararı geçersizleştirecek nitelikte değildir. Kuranı Kerim, kadının ve erkeğin haklarını ayrı ayrı ele almış, Nebimiz Hz. Muhammed de Müslümanlar arasında yaptığı uygulamalarla konuyu iyice anlamamıza yardımcı olmuştur. Kuranda erkeğin boşanma hakkına “Talak” kadının boşanma hakkına ise “İftida” denilmektedir. KURAN-I KERİMDE KADININ BOŞANMA HAKKI Yüce Allah “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.”[2] […]

İmam Nikâhının Şartları
Cevap: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Veli ve iki güvenilir şahit olmadan nikâh olmaz. Bu şekilde kıyılmayan nikâh batıldır. Anlaşamazlarsa sultan, velisi olmayanın velisidir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 20; Tirmîzî, Nikâh, 14; İbn Mâce, Nikâh, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/66.) Sultan, yetkili amir demektir. Veli; baba, dede, oğullar, erkek kardeşler amca vs. dir. Bunlar bulunmaz veya bulunur da görevini yapmazsa görev yetkili amire geçer. Bugün dünyanın hiçbir yerinde velisiz nikâh kıyılmaz. Belediye başkanlarının, kilisenin, havranın veya bir başka makamın nikâhı onaylamaya veya redde yetkili olması, bunların velilik yetkisini kullanmaları demektir. Peygamberimizin erkekler için veli aramaması, kadınlar için de velinin onayını yeterli görmesi evliliği kolaylaştırmakta ve sağlıklı yuvaların kurulmasına sebep olmaktadır. http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/velisiz-nikah.html

Babaanne-Torun Evliliği
Kur’an’da babaanne-torun evliliğine dair bir hüküm olmadığı, bu konunun hadisler sayesinde hükme bağlandığı iddia edilir. Kur’an’ın anlaşılmasında hadislerin oldukça önemli olduğu muhakkaktır. Fakat bu iddia tamamen bir çarpıtmadan ibarettir. Bunu ortaya atanlar da gayet iyi bilirler ki Kur’an’da geçen “âbâ” yani “babalar” kelimesi ile kişinin hem babası hem de babasının babası, onun babası vs. yani yukarıya doğru bütün üst soyu (fıkıh diliyle, usulü) kast edilir. Nisâ suresinin 22. ayetinde de “Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın” buyurulmuştur. Bu, kişinin kendi babasının nikahladığı kadınları kapsadığı gibi dedesinin nikahladığı kadınları da kapsar. Buna göre dedesinin nikahladığı babaannesi de kendisiyle evlenilmesi haram olan kadınlar sınıfına girmektedir. Kitap ile Sünnet arasındaki bütünlüğün görülememesi, dini anlama ve uygulamada ardı arkası kesilmez yanlışlara ve sıkıntılara sebep olmuştur. Sünnetin, vahy-i gayri metluv sayılması, Kitap ile Sünnetin iki ayrı kaynak kabul edilmesi ve Sünnetin Kitap üzerine hâkim görülmesi bu yanlışların en önemlilerindendir. Kur’an-Sünnet ilişkisine dair kaleme aldığımız ve sitemizde yayımladığımız Kur’an’a ve Geleneğe Göre Kitap ve Hikmet başlıklı yazımızı aşağıdaki linkten mutlaka okumanızı tavsiye ederiz: http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kitap-ve-hikmet.htm

Kur’ân ve Geleneğe Göre Küçüklerin Evlendirilmesi
GİRİŞ Erken dönemlerden günümüze dek başta fıkıh kitapları olmak üzere konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgili nerdeyse tüm eserlerde küçüklerin evlendirilebileceğine hükmedilmiştir.[1] Bu eserlerde konuyu delillendirme bağlamında özellikle Talâk sûresinin 4. ve Nisâ sûresinin 6. âyetlerine, Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendirildiğine dair rivayetlere, icmâ deliline, fıkhî kıyas metoduna ve maslahat prensibine atıf yapılmıştır.[2] Konu, fürû-ı fıkıh ve usul-i fıkıhta Kuran, sünnet ve kıyasın nasıl algılanıp uygulandığı açısından teorik; varılan sonucun hukuki, sosyal ve psikolojik etkileri açısından da pratik öneme sahiptir. Bu yazıda, bu hükmün delili olarak öne sürülen âyetlerden yapılan istidlaller, Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendirildiğine dair rivayetler, icmâ delili, yapılan kıyas işlemi ve maslahat prensibi değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Yanlış hatta vahim olduğunu düşündüğümüz bu hükme varılırken yapılan hatalara değinilecektir. Bu hükmün sadece yanlış bir hüküm mü yoksa bir usul ve anlayış meselesi mi olduğu üzerinde durulacak, ilgili âyetlerin nasıl anlaşılması gerektiği anlatılmaya çalışılacaktır. Bu bağlamada âyetler arası ilişkiler üzerinde durulacak, sünnetin konumu ve fonksiyonu hakkında açıklamalarda bulunulacak ve yapılan kıyas işlemi en azından kendi teorisi içinde teste tabi tutulacaktır. I- KONUNUN FÜRÛ-I FIKIH ESERLERİNDE ELE ALINIŞI Furû-ı fıkıh eserlerinde özellikle nikâh ve talâk bölümleri ve bu bölümlerin ilgili meselelerinde küçüklerin velileri tarafından evlendirilebileceğine hükmedilmektedir.[3] Bu eserlere göre evlilik akdini […]

Mut’â Nikâhı
Mut’a, erkeğin kadına vereceği bir mala karşılık, sadece onun cinselliğinden yararlanmasına imkân veren, belli bir süre ile sınırlı sözleşmedir. Bununla taraflar karı koca sayılmaz, aralarında nafaka, miras, boşanma vs. hükümler geçerli olmaz. Süre dolunca ayrılık gerçekleşir. Mut’anın, Nebimiz Muhammed aleyhisselam döneminde uygulandığı iddia edilir. Ehl-i Sünnete göre daha sonra yasaklanmıştır ama Caferîlere göre geçerliliği devam etmektedir. Her iki iddia da kabul edilemez. Çünkü. Mekke’de inen âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminler, edep yerlerini ve çevresini koruyanlardır. Sadece (hür) eşleri veya hâkimiyetleri altında olan(esir eşleri) hariç [1]. Onlar, bundan dolayı ayıplanmazlar [2]. ” (Mü’minûn, 23/1-6, Meâric 70/29-31) Mut’a, taraflardan birini diğerinin eşi yapmayacağı için âyet, onun yanında avret yerlerini açmayı yasaklamıştır. Yanında avret yerlerini açmanın yasak olduğu kişiyle cinsel ilişkiye girilemez. Cinsel ilişki evlenmenin asıl gayesi değildir. Asıl gaye, cinsel ilişkinin de caiz olduğu huzurlu bir ortama kavuşmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine ısınasınız diye kendi cinsinizden sizin için eşler yaratmış olması ve aranızda sevgi ve merhamet oluşturması onun belgelerindendir. Düşünen bir toplum için bunda belgeler vardır.” (Rum, 30/21) Mut’ada erkek, cinsel arzusunu tatmini, kadın da alacağı malı düşünür. Ayette belirtilen birbirine ısınma, sevgi ve merhamet burada hedeflenen şeylerden değildir. Nisa 22’den 24’e kadar evlenilmesi haram olan kadınlar sayılmış ve şöyle buyrulmuştur: […]

Hürmet-i Musahare – (Babanın Kızını Şehvetle Öpmesi)
GİRİŞ NİKAH ve MANİLERİ I-Nikahın Kelime Anlamı Nikah kelimesi, Arapça “nekeha” fiilinden masdardır. “nekeha” fiili; ‘evlenmek’, ‘cinsel ilişkide bulunmak’, ‘başını veya sırtını eğmek’, ‘kontrol altına almak’[1] ‘kendine çekmek’, ‘birleşmek’, ‘bulûğ ve ihtilam olmak’ ve ‘akit’ manalarına gelir.[2] El-Ezherî: “Arapların kelamında nikahın aslı, ilişkiye girmektir” demiştir. “Mubah ilişkiye sebep olduğu için evlilik için de nikah denildiği” söylenmiştir. El-Cevherî (ö.393/1003) “Nikah, cinsel ilişkidir, bazen de akit manasına gelir.” [3]demiştir.[4] Nikah kelimesinin cinsel ilişki ve akid manaları üzerine bir hayli tartışma vardır. Özeti luğatte, cinsel ilişki manasına gelir ve akit manası mecazendir.[5] Kur’ân’da ise akit manasına gelmektedir. [6] II-Nikahın Tarifi Nikahın şer’î manası: “Eşler arasında cinsel ilişkiyi helal kılan akittir”[7] Fakihlere göre ise nikah, “erkeğin nikahlanmasına şer’î bir mâni bulunmayan kadınla ilişkiye girmesini mubah kılan akittir.”[8] Bu akid ile bir aile teşekkül eder, bir erkek ile bir kadın arasında bir takım haklar doğarak bunların birbirlerinden meşru surette istifadeleri caiz olur. [9] III-Evlenme Manileri İslam hukukunda (fıkıhta) “muharramât” sözleriyle ifade edilen husus “evlenmeyi, husûsî şartlar altında, devamlı veya geçici olarak engelleyen” durum ve münasebetlerden ibarettir. Şahısların kendilerinden ayrılması mümkün olmayan bazı vasıfları vardır ki ilgili bulundukları diğer şahıslara karşı devamlı bir evlenme mânii teşkil eder. Bunlar üç nevi olarak tespit edilmiştir: Kan hısımlığı , […]

Nikâh Sözleşmesinde Veli
Kur’an’a göre nikâhın, marufa uygunluk açısından denetlenmesi gerekir. Maruf; güzelliği akıl veya din yoluyla anlaşılan şeydir. Nebi aleyhisselam, marufa uygunluğu velinin denetleyeceğini, anlaşmazlık olursa yetkinin kamu otoritesine geçeceğini açıklamıştır. Mezhepler arasında ayetleri esas alan, hadisleri onların açıklaması sayıp yorumu ona göre yapan bir yaklaşım gözükmemektedir. Bu da evliliğin marufa uygunluğu hususunda gerekli hassasiyetin gösterilmemesine yol açmıştır. Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî ve Zâhirî mezhepleri, velisiz nikâhı geçersiz, Hanefîler ise geçerli saymışlardır. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler veliyi, marufa uygunluğun denetçisi değil, nikâhın tarafı saymış, kız bâkire ise babanın onu, kendine sormadan evlendirebileceği görüşüne varmıştır. Bu yaklaşımlar, evlilik kurumu ile ilgili sıkıntılara yol açmıştır. Hâlbuki ayetlerdeki marufa uygunluk hadislerle birlikte değerlendirilseydi evlilik işlemleri sağlam esaslara bağlanabilirdi. FIKHA GÖRE NİKÂH SÖZLEŞMESİNDE VELİNİN YERİ Nikâh, hem aile hem de toplum için büyük öneme sahip bir sözleşmedir. Bu sebeple yalnızca kadın ile erkeğin evlenmek üzere anlaşmaları yeterli görülmez. Bu konuda her toplumun, kendi inancına, gelenek ve göreneklerine göre koyduğu kurallar vardır. İslam’dan önce Mekke’de kız, babasından veya velisinden istenir, kıza mehri verilir ve nikâhı kıyılırdı[1]. İslam bu uygulamayı kabul etmiştir. Hıristiyanlar nikâhı kilisenin, Yahudiler havranın gözetiminde kıyarlar. Çağdaş toplumlarda nikâh, yetkili makamın izni ve gözetimi ile kıyılmaktadır. Veli, bir başkasını bağlayıcı karar alma ve uygulama yetkisini elinde […]

Talak (Erkeğin Boşama Hakkı)
Kur’ân’a göre talak, kocanın hakkıdır. Talakla ilgili fiillerin faili kocalardır. Kadının evliliği sona erdirme hakkına iftidâ denir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: الطَّلَاقُ مَرَّتَانِ فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ. “Geri dönülebilir talak iki defa olur. Her birinden sonra kadını ya marufa /Kur’an’daki hükümlere göre tutmak ya da güzellikle ayırmak gerekir.” (Bakara 2/229) Âyetteki الطَّلاَقُ (el-talaku) ifadesinin başındaki “ال = el” marifelik ekidir; kelimeyi et-talâku şeklinde okutur ve “o talak” anlamı verir. Talakın ne olduğu talak sûresinde açıklanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا. فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا. وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا. “Ey Nebi! Kadınları boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan çekinin; onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar; açık bir fuhuş yapmış olurlarsa başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. […]

Velisiz Nikah
Soru- Gençler ana-babalarından habersiz olarak nikah kıydırıyorlar. Düzenli bir aile hayatı yaşamıyor, çoğu zaman gerdeğe girmeden ayrılıyorlar. Bu olayı fıkıh ve toplumsal açılardan nasıl değerlendiriyorsunuz? Cevap- Hz. Aişe radıyallahu anha’nın bildirdiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üç kere “Hangi kadın velisinin onayı olmadan nikahlanırsa nikahı batıldır.”[1]buyurmuştur. Ebu Musa radıyallahu anh’ın bildirdiğine göre Hz. Peygamber, “Velisiz nikah olmaz.”buyurmuştur.[2] Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: “Veli ve iki güvenilir şahit olmadan nikah olmaz. Bu şekilde kıyılmayan nikah batıldır. Anlaşamazlarsa sultan velisi olmayanın velisidir.”[3] Sultan bölgenin yetkili amiri demektir. Bugün bildiğimiz kadarıyla velisiz nikah kıyılmamaktadır. Nikahı onaylama yetkisine sahip makam ister Türkiye Cumhuriyetinde olduğu gibi belediye başkanları, ister Hıristiyan dünyasında olduğu gibi kilise olsun onların böyle bir yetkiye sahip olmaları velilik yetkisini kullanmaları demektir. Nikah memurunun gerekli incelemeleri yaptıktan ve tarafların onayını aldıktan sonra “Belediye başkanının verdiği yetkiyle sizleri karı koca ilan ediyorum.” diyerek evliliği onaylaması bundandır. Bugün anne-babanın onayı, reşit olmayanların evlenmesinde aranmaktadır. Evlenmek için Hz. Peygamber’in koyduğu veli şartı nikahın, eşler dışında yetkili biri tarafından onaylanması şartı demektir. Eğer veli bulunmaz veya görevini yapmazsa o zaman velilik bölgenin yetkili amirine geçer. İslâm’da veli yalnızca, bakire kız için aranır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Dulun, kendisiyle ilgili olarak velisinden önceliği […]

Nişanlıların Nikahı
NİŞANLI ÇİFTLER KENDİ ARALARINDA NİKAH KIYABİLİRLER Mİ? Soru – Nişanlı çiftlerin haram işlemeksizin bir araya gelerek konuşabilmeleri ve gezebilmeleri için kıyılan dinî nikahın, dinî ölçülerimize göre geçerliliği nedir? Nişanlılıkla birlikte kıyılan dinî nikah, nişanlıların cinsel arzu ve eylemlerine meşruiyet kazandırır mı? Cevap – Nişanlı çiftler arasında kıyılan nikah, tam bir nikahtır. Bununla nişanlılık dönemi biter, evlilik dönemi başlar. Yalnız kaç-göçün önlenmesi ve nişanlı çiftlerin haram işlemeksizin bir araya gelerek konuşabilmeleri ve gezebilmeleri için kıyılan ayrı bir nikah çeşidi yoktur. Bir tek nikah vardır ve o nikah kıyılınca evlilik dönemi başlar. Artık kızla erkek birer nişanlı çift değil, evli çift olmuş olurlar. Bu nikahtan sonra erkek karısını kendi evine götürme hakkını elde eder. Kadın, kocasının evine gitmemek için, yalnızca mehr-i muaccelinin (yani peşin olarak ödenmesi şart koşulan mehrin) ödenmemiş olmasını engel gösterilebilir. Bundan başka hiç bir şey ileri sürülemez. Çeyiz bitmedi, nişan töreni ya da düğün töreni yapılacak gibi engeller ileri sürülemez. Eğer düğün yapılacaksa derhal yapılır ve koca karısını evine götürür. Mehir, bilindiği gibi erkeğin karısına vermek zorunda olduğu bir maldır. Tarafların anlaşmasına ya da örfe göre bir kısmı peşin bir kısmı da daha sonra ödenebilir. Tamamının peşin olması veya tamamının daha sonra ödenmesi şartını koşmak da caizdir. Nikah sırasında […]
Namaz

Namaz ve Oruç Vakitleri
Müslim[1], Allah’a teslim olan ve onun yolunda her zorluğa göğüs geren kişilere Allah’ın verdiği addır[2]. Dini, eğip bükmeden uygulayanlar onlardır. “Kimin sözü, Allah’a çağıran, iyi işler yapan ve “Ben Allah’a tam teslim olanlardanım!” diyenin sözünden daha güzel olabilir!”(Fussilet 41/33) Bu yazıda namaz ve oruç vakitleri, müslim olanlar için anlatılacaktır. Kendisini yahut bir kişiyi veya kurumu, dini konularda yetkili sayanlar, hedef kitlemizin dışındadırlar. Kur’ân’da namaz vakitleri, ayrıntılı olarak açıklanmıştır. “Namazı kıl“ emriyle başlayan iki âyet vardır: وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ “Namazı, gündüzün iki tarafında ve gecenin zülfelerinde/gündüze yakın vakitlerinde düzgün ve sürekli kıl.” (Hûd, 11/114) أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا “Namazı, Güneşin dülûk’ndan /tepe noktasını geçmesinden gecenin ğasakına/ gecenin soğuğunun /karanlığının bastırmasına kadar kadar düzgün ve sürekli kıl! Bir de fecrin kur’ân’ında/ doğu ufku boyunca dağılmış ışıkların bir araya toplandığı vakitte kıl! Fecrin kur’ânı meşhûddur./ Doğu ufku boyunca dağılmış ışıkların bir araya toplanması gözle görülür. “ (İsrâ 17/78) Bunlar, birbirini açıklayan ayetlerdir. Bu âyetleri, anlamaya yardımcı olan âyetlerin başlıcaları şunlardır: ومِن الليلِ فتهجد بِهِ نافِلةً لك عسى أن يبعثك ربك مقامًا محمودًا “Sana özel ek görev olarak gecenin bir kısmında namaz kılmak için uykudan kalk. Belki […]

Yatsı Namazının Vakti Ne Zaman Sona Erer?
İnsanlık tarihi kadar eski olduğu bilinen, Rasûlullah’tan en fazla fiili uygulamanın gözlemlenip nakledildiği, vakitle mukayyet olduğu için cephede dahi terkine izin verilmeyen bir ibadetin vakti konusunda, o ibadeti geçersiz kılacak herhangi bir ihtilaf beklenmemelidir. Beklenti böyle olsa da; bu konuda, mesela yatsı namazının son vaktinin ne olduğu hususunda mezhep imamları ile onların takipçileri arasında, bazen de mezheplerin genel kabulüne muhalefet gösterenler arasında görüş farklılıklarının olduğu, konuya derinlemesine eğilenlerin malumudur. Yazının Devamını Okumak İçin Lütfen Tıklayınız. Dr. Fatih Orum

Zikir ve Namaz
Zikir, çok önemli bir kavramdır. Namaz da Allah’ı zikir için kılınır. Allah Teâlâ Musa aleyhisselama şöyle emretmiştir: إِنَّنِيأَنَااللَّهُلَاإِلَهَإِلَّاأَنَافَاعْبُدْنِيوَأَقِمِالصَّلَاةَلِذِكْرِي “Ben, evet ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve benim zikrim için namaz kıl.”(Taha 20/14) Namazda zikir emri bize de verilmiştir: فَإِذَاقَضَيْتُمُالصَّلاَةَفَاذْكُرُواْاللّهَقِيَامًاوَقُعُودًاوَعَلَىجُنُوبِكُمْ… “Namazı kıldığınızda ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde iken Allah’ı zikredin…”(Nisa 4/103) Namaz “Allah’ın zikri için” kılındığına göre “zikir” kavramını iyi bilmek gerekir. Bir şeyi bağlantıları ile birlikte düşünerek öğrenmeye marifet[1], o marifeti koruyup kullanıma hazır tutmaya veya dil ile söylemeye de zikir denir[2]. Zikrin ilk kaynağı doğadır. İnsan, doğada yaptığı gözlemlerle elde ettiği bilgi parçaları arasında bağlantılar kurar ve zikre ulaşır. İlgili ayetlerden bir kaçı şöyledir: وَهُوَالَّذِيأَرْسَلَالرِّيَاحَبُشْرًابَيْنَيَدَيْرَحْمَتِهِوَأَنزَلْنَامِنَالسَّمَاءمَاءطَهُورًا.لِنُحْيِيَبِهِبَلْدَةًمَّيْتًاوَنُسْقِيَهُمِمَّاخَلَقْنَاأَنْعَامًاوَأَنَاسِيَّكَثِيرًا.وَلَقَدْصَرَّفْنَاهُبَيْنَهُمْلِيَذَّكَّرُوافَأَبَىأَكْثَرُالنَّاسِإِلَّاكُفُورًا. Rüzgârları, ikramının önünde müjdeci olarak gönderen Allah’tır. Gökten dupduru su indirir ki, onunla ölü bir beldeyi canlandırsın. Yarattıklarını; büyük ve küçükbaş hayvanları ve çok sayıda insanı suya kavuştursun. O suyu, aralarında halden hale çevirir ki tezekkür etsinler. Ama insanların çoğu, nankörlük dışında her şeye direnç gösterir[3].(Furkân 25/48- 50) Âyetteki “tezekkür” tefa’ul (تفعُّل) bâbındandır. Bu bâb[4], fiile tekellüf yani hedefe adım adım ulaşma anlamı yükler. Bu sebeple tezekkür’ün anlamlarından biri, zikre adım adım ulaşmaktır. Çünkü doğa olaylarını izleyerek bir bilgiye ulaşmak için zamana ihtiyaç olur. Doğa, bilginin kaynağıdır. Kur’ân’ın Allah’ın indirdiği […]

Seslendirilmiş Makale – Kur’ân’da Namaz Vakitleri
Prof.Dr. Abdulaziz Bayındır hocamızın 24 Aralık 2011 tarihli “Kur’anda Namaz Vakitleri” isimli makalenin seslendirilmiş halidir.

Adetli Kadının Orucu ve Namazı
ADETLİ KADININ ORUCU VE NAMAZI Âdetli ve Lohusa Kadın ile İlgili Nesih Nesih sözlükte, bir kitaba diğerindeki bilgiyi aktarma veya bir şeyi uygulamadan kaldırıp yerine başka bir şey koyma anlamlarına gelir[1]. Neshin tarifini veren âyet şudur: مَا نَنْسَخْ مِنْ آَيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak, yerine daha hayırlısını ya da dengini getiririz. Bilmez misin, Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Bakara 2/106) Buna göre nesih, bir âyeti bir başka âyetle değiştirmektir. Bu, hem Kur’an’ın ayetleri arasında, hem de Kur’an ayetleri ile önceki kitaplardaki ayetler arasında olur. Kur’an, ilahi kitapların son nüshası olduğu için ondaki ayetlerin çoğu, önceki kitaplarda olanların aynısıdır, yani onları dengiyle neshetmiştir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Allah Nuh’a ne emretmişse onu, sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: “Bu dini ayakta tutun ve o konuda birbirinizden ayrı düşmeyin.” Senin çağırdığın şey müşriklere ağır gelir. Allah, bu dini tercih edeni kendi tarafına (yoluna) seçer ve ona yöneleni hedefine ulaştırır.”(Şûrâ 42/13) “Gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden bu Kitab’ı sana, indiren O’dur. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmiştir.”(Al-i İmran 3/3) Bu ayetler, önceki kitaplardaki âyetlerin büyük […]

Herkesin Bildiği Namaz
A.GİRİŞ Namazın ilk defa Allah Rasûlü’ne öğretildiği, önceden namaz diye bir uygulamanın olmadığı düşüncesi halk arasında son derece yaygındır. İnsanlar nazarında itibar sahibi, ilim ehli olarak görülen bazı şahısların bile bu yanılgıya düştüklerini görebiliyoruz. Namaz konusunun zihinlerde yanlış ve eksik bilgilere dayandırılması, beraberinde pek çok sorunu ve soru işaretini ortaya çıkarmaktadır. Kişinin Kur’an algısının bozulması, vahiy algısının bozulması, nebî algısının bozulması, din algısının bozulması, usûl algısının bozulması vb. pek çok sorunun temelinde bu yanlış tasavvurlar yatmaktadır. Bu yazımızda namazla ilgili olarak Kur’anî bir algı ortaya koymaya çalışacağız. B. NAMAZIN KILINIŞI Kur’an’da namaz var mı? Namazın nasıl kılındığını bana Kur’an’dan gösterebilir misin? Bu gibi soruları daha önce sormuş veya benzer sorularla karşılaşmış olabilirsiniz. Aslında bu sorular birçok sorunun göstergesidir. Bunların en başında Kur’an ve din algısının doğru oluşmaması gelmektedir. Kur’an’da neler yer alır, nelerin yer alması gerekmez? Bir rasul veya nebinin Kitap’da olmaksızın dine bir şey sokup çıkarma (teşri) yetkileri var mıdır? İnsanın Kur’an dışında inanmak zorunda olduğu bir kaynak var mı? Bu ve benzeri soruların cevapları kişinin zihninde doğru bir şekilde yer etmezse doğru bir din anlayışına sahip olması imkansız hale gelir. O halde biraz Kur’an algısı üzerinde durup, Allah’ın elçisinin başta namaz olmak üzere dindeki ibadetleri nasıl ve nereden […]

Namazlarda Okunan Dua ve ZİKİRLER
1- Allâhu Ekber الله اكبر “Allah en büyüktür.” Kıbleye yani Kâbe’nin bulunduğu tarafa yönelerek ayakta, eller kulak hizasına kadar kaldırılır ve Allâhu Ekber denerek namaza başlanır. 2- Namazın başında okunan dua: “Allâhu Ekber” diyerek namaza başladıktan sonra “Sübhâneke” okunur. سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، وَتَبَارَكَ اسْمُكَ، وَتَعالَى جَدُّكَ وَلاَ إِلٰهَ غَيْرُكَ “Allahım, sana yöneldim. Ne yaparsan güzel yaparsın. Adın yücedir. Zenginliğin çok fazladır. Senden başka ilah yoktur.” “Sübhâneke” yerine; şu ayet de okunabilir: اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا أَنَاۨ مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذٰلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاۨ مِنَ الْمُسْلِمِينَ “Ben, bir Müslüman olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana doğrudan doğruya çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Benim ibadetim, kurbanım, hayatım ve ölümüm, varlıkların Rabbi olan Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Böyle emir aldım. Ben Müslümanlardanım.” Sübhâneke veya diğer duayı okuduktan sonra, 3- Eûzübillâhimineşşeytânirracîm ( أعوذ بالله من الشيطان الرجيم) = Taşlanan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım 4- Bismillâhirrahmânirrahîm” (بسم الله الرحمن الرحيم) = “İyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla” denilerek Fatiha Suresine geçilir. 5- Fatiha Suresi 1. الحمد لله رب العلمين Elhamdulillâhi rabbil’âlemîn. Her şeyi güzel yapmak Allah’a mahsustur. O, varlıkların sahibidir. 2. الرحمن الرحيم […]

Haydi Hep Birlikte Namaza!
Kur’an-ı Kerim’de cemaatle namazın önemine işaret eden bazı ayetler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra hadis kitaplarında yer alan sahih rivayetlerden anlaşıldığına göre Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de cemaatle namaz kılmaya büyük önem vermiştir. İlgili ayetler ve Resûlullâh’ın uygulamaları sebebiyle sahabe döneminde özürsüz yere cemaate katılmayanlara neredeyse münafık gözü ile bakıldığı rivayetlere yansımıştır. Mesela ashâb-ı kirâm’ın önde gelenlerinden Abdulah İbn Mes’ud’un bu konuda şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Allah’a yemin ederim ki ben, münafık olduğu (ayan beyan ortada olduğu için) bilinenler veya hastalardan başka hiçbirimizin cemaatle namaza katılmaktan geri kaldığını görmedim! Hatta hastalar bile iki adamın arasına girerek/onların omuzlarına tutunarak da olsa mutlaka namaza gelirlerdi…”[1] Ashab-ı kirâm’ın namazlarını cemaatle birlikte kılmaya olan bu düşkünlükleri hiç şüphesiz ki Nebîmizi örnek almalarından kaynaklanıyordu. Zira O, farz namazlarda cemaatten hiç geri kalmadığı gibi vefatına sebep olan hastalığa yakalandığında bile Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah İbn Abbas’ın kolları arasında ayakları yerlere sürünür bir vaziyette dahi cemaate iştirak etmiştir.[2] Onun beş vakit namazın farzlarını cemaatle kılmasına ve kıldırmasına sıcak, soğuk, yağmur, fırtına gibi tabiat olayları ile yolculuk veya savaş durumları gibi hiçbir zorluk ve sıkıntılı durum engel olamamıştır.[3] Aşağıda görüleceği gibi Nebîmizin cemaatle birlikte namaz kılmaya bu denli önem göstermesi konuyla ilgili ayetler sebebiyle olmalıdır. Asr-ı […]
Başörtüsü

Başörtüsü Yasakçıları
KUR’AN’A GÖRE BAŞÖRTÜSÜ YASAKÇILARININ DURUMU Türkiye’de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler. Bir taraftan da Müslümanlar dini hayatlarını Kur’an ışığında gözden geçirmeye başlamışlardır. Kur’an’a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan söz edilmektedir; biri Kur’an müslümanlığı, diğeri Kur’an dışı müslümanlıktır. Kur’an dışı müslümanlıkla kastedilen geleneksel müslümanlıktır. Dindarların büyük çoğunluğu, geleneksel anlamda müslüman oldukları için Kur’an müslümanlığı başörtüsü yasakçılarının da ilgisini çekmektedir. Bu yazıda başörtüsü yasakçılarının durumu sırf Kur’an ayetleri ışığında ele alınmıştır. Okuyucuya kolaylık olması için karşılıklı sohbet havası içinde yazılan yazı ile sizi baş başa bırakıyorum. – Müslüman kadınların başlarını örtmelerine karşı çıkanlarla ilgili bir hüküm gerçekten Kur’an’da var mı? – Elbette var. Müslüman kadınların başını örtmesi Allah’ın bir emridir. Allah’ın bir tek emrini bile kabul etmeyenin durumu Kur’an’da açıklanmıştır. Her müslümanın bunu çok iyi bilmesi gerekir. Şimdi ben sorayım, Kur’anda sapmanın ve saptırmanın simgesi haline gelmiş varlık hangisidir? – Şeytan mı? – Evet.. Şeytan, diğer adı ile İblis, meleklerle beraberken Allah ona ve bütün meleklere Adem için secdeye kapanma emri verdiğinde o bu emri kabul etmediği için kafir olmuştur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir: “Vaktin birinde […]

Kur’an’ı Tahrife Modern Bir Örnek: Hımâr (Başörtüsü)
Kur’an’dan hüküm çıkarmanın veya bir hükmün Kur’an’a ait olduğunu söylemenin olmazsa olmaz şartları vardır. Bunlardan biri Kur’an’ın dili olan Arapça’yı bilmek, bir diğeri Arapça Kur’an metni üzerinde, bizzat Allah’ın belirlediği, ayetlerin ayetleri açıklaması yöntemi ile çalışmak ve bir başkası da bu çalışmayı Arapça ve metot bilgisine sahip bir ekip ile yapmaktır. Bu şartlardan biri veya daha fazlası yerine getirilmediği takdirde çıkarılan hükmün Kur’an’a dayandırılmasının elîm ve vahim sonuçları olacaktır. Günümüzde Kur’an üzerinde çalıştığı düşünülen kişilerin sayılan bu şartların hepsini aynı anda yerine getirmemelerinden kaynaklanan hataları da vahim sonuçlara yol açmakta, vardıkları hükümler Allah’ın indirdiği Kitaba ait olmadığı için ne akıl ne de insan fıtratı tarafından kabul görmemektedir. Ancak öyle ayetler vardır ki samimi bir mümin böyle bir ayetin, onu tahrif edenlerin söyledikleri anlama asla gelemeyeceğini görebilir. Bunun için başka bir ayete veya metot bilgisine dahi ihtiyaç yoktur. Aklî melekeleri doğru çalışan herkes o ayeti doğru anlayacaktır. Başörtüsü ile ilgili ayet de bunlardan biridir. Akıl ve mantık hiçe sayılmaksızın bu ayeti başka şekilde anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Toplumda kendileri için “Kur’an üzerinde çalışan kişiler” algısı oluşturmuş bazı kişi ve gruplar, ne Arapça’nın ne de Allah’ın belirlediği metodun hiçbir ilkesini gözetmediklerinden ve her konuda sonuna kadar işlettikleri akıllarını, işlerine gelmeyen konularda […]

RAHMET MELEKLERİ KADININ SAÇININ AÇIK OLDUĞU EVE GİRMEZ Mİ?
Bir evde kadının saçı açık olduğunda rahmet meleklerinin oraya girmeyeceği konusundaki yaygın kanı, bu konuda delil gösterilen hadislerin içeriklerinin iyi anlaşılamamasından veya cümlelerin bağlamından koparılarak kullanılmasından kaynaklanmıştır. Delil olarak kullanılan hadisleri tek tek inceleyelim: 1.ALLAH KENDİSİNDEN ÇEKİNİLMEYE LAYIKTIR Bu konuda günümüzde delil olarak kullanılan bir hadis, evin içinde başkaları yokken dahi Allah’ın bizi görüyor olduğu ve O’nun kendisinden çekinilmeye en layık varlık olduğu şeklindedir. Oysa bu rivayetin baş örtüsüyle hatta kadınlara özel herhangi bir durumla ilgisi yoktur: … Behz bin Hakîm’in dedesinden (Muâviye bin Hayda) (ra) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Yâ Resulallah, örtülmesi gereken yerlerimizi kimin yanında örtelim?”” diye sordum. Efendimiz: “Sen avretini (hür) karından veya esir olan (karından) başka herkesten sakla!” buyurdu. Ben: “Yâ Resûlallah, ya insanlar birbiriyle iç içe yaşıyorsa /bir arada bulunuyorsa, bana bundan haber ver.” dedim. Efendimiz: “Gücün yettiğince avret yerlerini kimseye göstermemeye çalış!” buyurdu. Ben: “Yâ Resûlallah, peki birimiz (tek başına) boş bir yerde olursa?” diye sordum. Buyurdu ki: “Kendisinden hayâ edilip utanılmaya en lâyık olan Allah”tır.” (İbn Mâce, Nikah, 28 (1920))[1] Görüldüğü gibi rivayet, bir erkeğin avretle ilgili sorusu üzerine, bedenin hangi kısımlarının kimler arasında örtülmesi gerektiğine dair verilen cevabı içermektedir. Allah’ın bizi her an gördüğü bilinciyle yaşamak tavsiye edilmiştir. Ev içinde yalnız […]
Tarikat ve Cemaatler

Said Nursi Başlıklı Yazımız Hakkında Bir Eleştiri
Risale-i Nur Şakirtlerinden Ali Can’ın Tenkidi Değerli Ziyaretçimiz, Ali Can imzalı aşağıdaki tenkidi, noktasına ve virgülüne dokunmadan ilginize sunuyoruz. Bize ait cümleler mavi renklidir. Üzerine tıklarsanız yazımıza ulaşıp yerinde değerlendirme yapabilirsiniz. Bilimsel bir tenkit gelirse onu da biz değerlendiririz. —– Original Message —– From: [email protected] To: Süleymaniye Vakfı Sent: Friday, October 24, 2008 3:35 PM Subject: Re: Tenkidiniz Hk. “böyle yapmaz şöyle yapmaz” diyorsun. Allah Resulü facirlerle de dinini yürütür der hadiste ….Cenabı Hak bir kuluna ilim vermek istese rüyada da verir. Başka alem de de….. yani Şiilere has demek ne demek. İslamiyete ait olup da nasaraların sahip çıktığı bir çok hakikat vardır. Onların yanlışlığına hükmedilir mi… acaba bir hadiste : Benden sonra, onların en kerimi, en cevâdı ise, bir recul, bir demdir ki; o dem (hususi) bir ilim bilecek ve o ilmini neşredecektir . bu ilmi kim verecek ve nerden bilecektir. Hatasız olması için peygamberimizden o dersi bir alemde almış olacak ve alması lazım. Saniyen, ikinci büyük ve dehşetli hatan: “said nursiye peygamber” demekle hataların büyüğünü yapıyorsun. Bu şekilde milleti bu ilim admından soğutuyorsun. Onun vesilesiyle islamı tanıyacak binlerce belki milyonlarca insanın hidayetine engel bir mani oluyorsun. Veya islamiyeti tanımalarını geciktiriyorsun…….. Salisen, üçüncü hatan: “Halkın hurafelere olan ilgisinden yararlanıp […]

Said Nursi’nin Sözleri İlham Olamaz mı?
SORU: Sayın Bayındır; size önceki tarihlerde de bir kısım mesajlar göndererek bazı konuları paylaşmıştım. Risale-i Nur Külliyatı’nda geçen bazı ifadeleri sakıncalı bulduğunuzu, özellikle “…nurların doğrudan doğruya Kur’an ı Kerim’in feyzinden tereşşuh ettiği…” ifadelerini eleştirdiğinizi ve bu meyandaki ifadelerin itikada aykırı olduğu ve diğer eleştirilerinizi ifade ediyorsunuz. Kur’ân-ı Kerim’de de açıkça ifade edilen ve ayetlerde ifadesini bulan İLHAM kavramını ve insanların bir kısım ilhamlara mazhar olabileceğini kabul ediyor musunuz? Bu meyanda; Said Nursi’nin beyanatını ilham olarak değerlendirmek kabul-ü mümkün değil midir? Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim. Avukat Mesut AKGÜN Erzurum CEVAP: Muhterem Avukat Mesut AKGÜN, İlham, insanın içine bir şey atmaktır. Genellikle Allah’ın, kulunun kalbine bir şey doğurması[1] anlamında kullanılır. Bu kelime Kur‘an’da yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا . قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا . وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا. “(Nefse) isyankârlığını ve takvâsını ilham edenin hakkı için, onu arındıran gerçekten umduğuna kavuşmuş, kirletip karartan da her şeyini kaybetmiş olur.” (Şems 91/8-10) İsyankarlık, kişinin Allah’a, insanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. İsyankâr, hem isyandan önce hem sonra bir huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vicdan azabı denir. Yusuf aleyhisselamı Züleyha’dan uzaklaştıran bürhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını ilham etmesi” olmalıdır. Yusuf suresinin 24. âyetinde şöyle buyrulur: وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ […]

M. Latif Salihoğlu’nun Tenkidi
Bayındır’ın Tahribatı (1) Süleymaniye Vakfının Kurucu Başkanı İlâhiyatçı Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır Hoca, özellikle son 2–3 yıldır kaleme aldığı bazı yazılarla pekçok din kardeşini derinden derine üzüyor, acımasızca üzmeye de devam ediyor. Gerek kurucusu olduğu vakfın web sitesinde yazdığı yazılarıyla ve gerekse aynı vakıf adı altında neşrettiği kitaplarıyla en çok hedef aldığı, tenkit ettiği, hatta yer yer insaf ölçüsüyle bağdaşmayacak kadar ağır ithamlarda bulunduğu şahsiyet, hiç şüphesiz Bediüzzaman Said Nursî’dir. Tenkit oklarını merhametsizce savuran Bayındır Hocanın hedefinde, Üstad Bediüzzaman ile birlikte, o zâtın eserleri olan Risâlei Nurlar (bilhassa Birinci Şuâ, tevâfuklar, ebcedî hesap ve cifrî yorumlar) ve Nur Talebeleri de var. Bazı noktalarda Fethullah (Gülen) Hocaefendi ile Mahmut (Ustaosmanoğlu) Hocaefendiyi de açıkça tenkit etmekten, hatta yer yer kendince onlara ders vermeye kalkışmaktan çekinmeyen Bayındır Hoca, “tarikat” ve “cemaat” ehline karşı adeta topyekûn bir taarruz harekâtına girişmiş bulunuyor. Böyle yapmakla, acaba kime ve neye hizmet ediyorlar? Ne menfaat elde ediyorlar? Dindarları yıkıcı bir üslûpla tenkit etmekten, İslâm âlimlerini karalamaya çalışmaktan, hele hele bunları “şirk”e girmiş gibi göstermekten nasıl bir zevk alıyorlar? (Bkz: Bayındır Hocanın “Aracılık ve Şirk” isimli kitabı.) Hem, dindarları tenkit ve karalama çabası, nasıl bir hizmettir? Böyle bir şeyi kim hizmet diye kabul eder? Bu, düpedüz bir hezimet, bir […]

İttihad İlmi Araştırma Ekibinin Tenkidi
ASILSIZ BAZI TENKİDLERE CEVAP İTTİHAD- Evvela bilinmelidir ki, İslamiyeti müdafaa etmek yolundaki fedakârane hizmetine zarar vermek isteyen gizli din düşmanlarının tahrikiyle ve iğfalatiyle Bediüzzaman Hazretleri hapishanelerde ve çekilmez musibetler içinde hayatını geçirdiği, inkârı mümkün olmayan bir hadisedir. Hem Bediüzzaman Hazretlerinin, ahirzaman fitnesi denen mevcud sefahetlerin manevi tahribatını tamir etmek yolunda hayatı boyunca çalıştığı dahi bedihi olduğundan, Bediüzzaman Hazretlerini tenkid etmek, gizli cereyana yardım olacağı hükmü de, milli vicdanda yerleşmiştir. Bununla beraber Bediüzzaman Hazretlerinin dinî hizmeti tenkid edildikçe, O’na olan bağlılık daha kuvvetlenmiştir ve kuvvetlenir. Esasen dinî sahaya bakan tenkidlerin, önce iyi niyete ve sonra da şer’î delillere dayanması şarttır. Aksi halde tenkidci, muhatab alınmaz. Hatta bahsimize konu olan ve müslüman halkın hürmet ettiği “Süleymaniye” ismini de kullanarak dini hissiyatı taraflarına çekmek gibi iddiacılara münasib düşmeyen bir yol tercih edilmiştir. Ortaya atılan iddialar dahi çok basit ve tutarsız ve kasıtlı olduğu görüldüğünden nazara alınmadı. Ancak, o tenkidler sinsice hazırlanıp yayılmışsa, bazıların manevî zarar görmemesi için şer’î ve mantıkî cevablar verilmelidir. Biz de tenkidcileri müstemi’ makamamında bırakıp iyi niyetlileri muhatab alacağız. SÜLEYMANİYE VAKFI – Bu sözlere cevabı, okuyucuya bırakıyoruz. 1- RÜYA MESELESİ İTTİHAD- Hz. Bediüzzamanın rüyasında, Resulullah’dan A.S.M. ilim istemesi ve bu rüyanın manevî feyzinden ilme karşı kuvvetli bir alaka duyması ve […]

Abdulkadir Badıllı’nın Cevabı
(Muzır Mani’lere Zahir Bir Cevap) بِا سْمِهِ سُبْحَانَهُ وان من شئ الاّيسبّح بحمده Hazret-i Bediuzzaman Üstadımızın (R.A.): “Mühim ve büyük her bir umur-u hayriyenin çok muzır mani’leri olur.” hadis-i şerif içerikli ikazına göre; Risale-i Nur mesleği ve cemaatı aleyhinde bir çok sinsi ve habis faaliyetler, tahripçi girişimler olacaktır. Bu sinsi faaliyetler ve müfsit girişimler, bu işin başlamasından beri bir çok defalar olmuş ve olmaya devam edegelmiştir. Cenab-ı müellifin hayatında bir çok defalar bu tecavüzlü, ifsadkar tearruzlar vuku’ bulmuş, ama her defasında ebedi hüsranla hezimet-i fahişeye uğratılmış, rezalet kabristanına defnettirilmiştir. İşte ibret için bir-iki örnek: 1. 1948-49 tarihinde, Afyon C. savcısı bazı donuk, zahirperest mollalara dayanarak, hz. Üstadın (aşağıdaki yazıda da görüldüğü gibi) -Haşa bin kere haşa!- peygamberlik hülyasında bulunmuş diye olan herzelerine karşı Bediuzzaman hazretleri şöyle demiştir: [… Risale-i Nur Kur’an’ın bir tefsiri olmasından ve her vakit nübüvvetin şeriatını tatbik eden; ve veraset-i nübüvvet ve [ العلماء ورثة الا نبياء ] hadisine istinaden biçare Said’i o irsiyette, o Kur’an hizmetinde değil (peygambere) bir benzemek belki sünnete ittiba’ etmek manasındaki ilmi ve ebcedi istihracını medar-ı mesulyet gören; hem تخلّقو ابأخلاق رسول الله manasını anlamayan elbette üç cihette yanlış etmiş. Zat-ı Ahmediye’nin (asm) güneşinden tereşşuh eden bir zerrecik nuruna mazhariyetini bir saadet […]

Said Nursi
Soru– Said Nursî ile ilgili şu sözler beni şaşırtıyor: “… yirmi senede öğrenilmesi gereken ilim ve fenlerin özünü üç ayda kavrayarak öğrenimini tamamlamış. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verirmiş[1].” Buna gerekçe olarak deniyor ki, rüyasında Nebimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’an ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiş[2]. Cevap- Bir kimsenin Allah’ın Elçisi tarafından bilgi sahibi kılınması Şiilere has iddiadır. Onlar bunu, Ali’nin (r.a) soyundan gelen imamlar için söylerler. Şöyle derler: “… İmamlardan hiçbiri bir öğretmene gitmemiş, bir eğitimciden bir şey öğrenmemiştir. …Hiç biri bir hocadan ders almamış, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey sorulunca derhal en doğru cevabı verirler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için düşünmeleri yahut cevabı bir müddet geciktirmeleri de vaki değildir…[3]” İmamın ilahî hükümlere, ilahî maârife, bütün bilgilere sahip olması, nebi, yahut kendisinden önceki İmam vasıtasıyladır… [4]” Soru- Bir nebinin böyle görevi olur mu? Cevap- Elbette olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?” (Nahl 16/35) Allah Teâlâ, Nebimize şöyle emrediyor “De ki, ben de tıpkı sizin gibi […]

Risale-i Nurlara Göre Evliya’nın Gaybı Bilmesi
Gayb, kişinin duyularından uzak ve hakkında bilgi sahibi olmadığı şeye denir. ((Rağıb el-İsfahânî, Müfredât, Safvan Adnan Davudî’nin tahkikiyle, Dımaşk ve Beyrut, 1412 h. 1992 m. s. 616.)) Allah açısından gayb diye bir şey olmaz. Bizim açımızdan, kıyametin vakti gibi Allah’tan başkasının bilemeyeceği şeyler gayb-ı mutlak, yani tam bir gaybdır. Bir başkasının bildiği şey gayb-ı mutlak değil, göreceli gayb olur. Mesela içinizden ne geçtiğini ben bilemem ama siz kendiniz bilirsiniz. Bilmediğim bazı tarihi olayları da bilebilirsiniz. Bunlar, bana göre gayb olur; size göre olmaz. Hakkında bir bilgi ve belge kalmamış tarihi olaylar da mutlak gayb haline dönüşmüş olur. Gayb ile ilgili bazı haberler, Allah Teâlâ tarafından nebilerine vahiy yoluyla bildirilir, biz de bunları o şekilde öğrenebiliriz. Durum böyle olduğu halde, Risâle-i Nur’larda, Ali(r.a) ve Abdulkadir Geylani gibi zatların Said Nursi’yi, asırlar öncesinden birçok yönüyle haber verdiği iddia edilir. Aşağıdaki soru ve cevap, risalelerin bu konudaki temel dayanaklarını oluşturur: Suâl: Gavs-ı A’zam gibi büyük velîler, bazı evkâtta, mazi ve müstakbeli hazır gibi müşâhede ederler. Neden mâziye ait cihette sarahat sûretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî remizlerle gizli işaretlerle bahsediyorlar? El-cevap: “lâ ya’lemu’l-gaybe illa’llah” âyetiyle, “ve lâ yuzhiru alâ gaybihi ahada; illâ men’irtedâ min resûl.” Ayeti ifade ettikleri, kudsi yasağa karşı ubûdiyetkerâne bir […]

Köprü Dergisinin Cevap Yazısı
Sayın Abdulaziz Bayındır, Yazı talebimizi dikkate alarak bizim için bir çalışma yaptığınız için teşekkür ederim. Ancak, yazınızı okuduktan sonra hiç beklemediğim bir muhteva ile karşılaştığımı belirtmek isterim. Bildiğiniz gibi Köprü dergisi Risale-i Nur Enstitüsü’nün yayın organıdır. Bu bakımdan bu konuda duyarlılığı daha fazla bir yayın organıdır. İlginç bir nokta olarak görülmeli ki, siz bize gönderdiğiniz yazıda Risale-i Nur’dan yaptığınız bazı nakillerle Risale-i Nur’daki peygamber portresini nakzediyorsunuz. Doğrusu sizden yazı talebinde bulunurken, Risale-i Nur’daki ibareleri akla gelmez tevillerle ele alacağınızı hiç düşünmemiştim. Tanıdığımız ve bildiğimiz Bayındır portresi de böyle değildi. Fakat itiraf etmeliyim ki, bu yazınız bizleri hayal kırıklığına uğrattı. Bütün bunları söylememin nedenini biliyorsunuz ama ben yine de iki noktayla ilgili hatırlatma yapayım: I- Risale-i Nur’dan dipnot gösterilerek yazılan paragrafta aynen şöyle yazmışsınız: “Bu önderler Miraca da çıkarlar. Çünkü Hz. Peygamber o yolu açmış; oraya veliliği ile gitmiş, elçiliği ile dönmüş ve kapıyı açık bırakmıştır. Arkasındaki evliya, ruh ve kalp ile o nurlu yolda, Peygamberin Miracının gölgesinde yürür gider, kabiliyetine göre o yüce makamlara çıkarlar.” Halbuki metnin aslı şöyledir: “Zat-ı Ahmediye Aleyhisselam-ı Vesselam, o yolu açmış, velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-i ümmeti, ruh ve kalp ile o cadde-i nuranide, mirac-ı Nebevinin gölgesinde seyr-ü sülûk […]